|
EŞREFOĞLU RÛM
Anadolu'da yaşayan büyük velîlerden, şâir. İsmi
Abdullah olup, babasınınki Eşref'dir. Babasının
ismi ile şöhret buldu. Babası, Mısır'dan İznik'e
göç etti. Eşrefoğlu Rûmî İznik'te doğdu. Doğum
târihi belli değildir. 1484 (H. 889)'da İznik'te
vefât etti. Türbesi İznik'tedir. Eşrefzâde-i Rûmî
diye de bilinir.
Babasının terbiyesi altında büyüyen Eşrefoğlu
Rûmî, önce İznik'te bulunan medreselerde çeşitli
âlimlerden ders aldı. Zamânın zâhirî ilimlerinde
üstün başarılar elde etti. Sonra Bursa'ya giderek
Pâdişâh Çelebi Mehmed'in medresesine girdi. Burada
tefsîr, hadîs ve fıkıh ilimleri üzerinde söz
sâhibi olan âlimler derecesine yükseldi. Buradan
mezun olunca, Bursa'da müderrislik yapan hocası
büyük âlim Alâeddîn Ali hazretlerinin yardımcısı
oldu. Çelebi Mehmed Han Medresesinde bir müddet
ders veren Eşrefoğlu Rûmî bir sabah vakti medrese
civârında dolaşırken, zamânın velîlerinden olan
Ebdal Mehmed'e rastladı. Kalbinden; "Tasavvuf
yolundan bana nasîb var ise bâzı alâmetler
görünsün." diye geçirerek ona yaklaştı. Ebdal
Mehmed kendisine bakarak; "Ey medreseli! Bize
köfteli çorba getir." dedi. Bu söz üzerine çarşıya
gidip, köfteli çorba aradı. Fakat bulamadı ve eli
boş dönmemek için köftesiz çorba aldı. Ebdal
Mehmed'e gelirken yoldaki çamurdan bir parça
alarak, birkaç yuvarlak köfte hâline getirip,
çorbanın içine attı. Ebdal Mehmed çorbayı
karıştırıp köfte bulamayınca Eşrefzâde'ye; "Hani
bunun köftesi?" diye sordu. Daha sonra çorbayı
iyice karıştırdı ve Eşrefoğlu'na uzatarak; "Ye
bunu!" dedi. Eşrefoğlu büyük bir teslimiyet ile
tereddüd etmeden çorbayı yedi. Çorbanın içine
atılan çamur parçaları köfteye dönmüştü. Bunun
üzerine o zât; "Ya sen olmayıp da kim olsa gerek."
şeklinde bir söz söyleyip oradan uzaklaştı.
Eşrefoğlu bu sözlerden bir mânâ çıkaramamasına
rağmen, tasavvuf yoluna girmesi hususunda bir
işâret olduğuna inandı.
Nefsini terbiye etmek, kalp aynasını cilâlamak
için kendi kendine uğraşmaya başladı. Bu yolda bir
hoca bulmanın şart olduğunu düşünerek, kitaplarını
dağıttı ve Bursa'da bulunan Emîr Sultan'ın
huzûruna gitti. Talebesi olup, hizmetiyle
şereflenmek istediğini bildirdi. Emîr Sultan,
Abdullah'ın tasavvuf yolunun aşkıyla yandığını
görünce, onu evliyânın büyüğü Ankara'daki Hacı
Bayrâm-ı Velî'ye gönderdi. Sonra, Ankara'ya gidip,
yeni hocasına tam teslim oldu.
Hacı Bayrâm-ı Velî hazretleri, Abdullah'daki
kâbiliyeti keşfederek ona nefsini terbiye edecek
vazîfeler verdi. Yaşı kırkın üzerinde ve büyük bir
âlim olduğu halde, hocasının emîrlerine "Bâşüstüne"
diyerek sarıldı. Kendisine verilen helâ temizleme
vazîfesini, bütün gayretiyle yapmaya başladı.
Nefsinin isteklerini terkedip, istemediklerini
yapmak için büyük çaba sarfetti. Bu şekilde
riyâzet ve mücâhedeye devâm etti. Hocası Hacı
Bayrâm-ı Velî'ye on bir sene hizmet etmekle
şereflendi. Bu kadar zaman zarfında hocasının;
"Üstâdın huzûrunda lüzumsuz konuşmak edebe
aykırıdır." sözü üzerine, yanında bir kelime bile
konuşmadı. Sadece sorulan suâllere kısa ve öz
olarak cevap verir, edebe, ziyâde dikkat ederdi.
Eşrefoğlu Abdullah, on bir sene içinde pekçok
imtihandan geçti. Yaptığı güç işlerden hiç
şikâyette bulunmadı. Bu sabrı ve hocasına karşı
muhabbeti ve hürmeti üzerine, Hacı Bayrâm-ı Velî
kızı Hayrünnisâ'yı ona nikâh ederek zevceliğe
verdi. Bir müddet daha hizmete devâm eden
Eşrefoğlu Abdullah, hocasından izin alarak Allahü
teâlânın emîr ve yasaklarını bildirmek üzere
İznik'e gitti. Orada kendi iç âlemiyle başbaşa
kaldı. Hocasından ayrılığı onu yaktı, hasretine
fazla dayanamadı ve tekrar Ankara'ya döndü. Hacı
Bayrâm-ı Velî, dâmâdını, tasavvuf yolunda
derecelerinin ilerlemesi için tekrar İznik'e
gönderdi. Orada kırk gün nefsini terbiye etmesi
için halvete girmesini, sonra Ankara'ya gelmesini
emretti. İznik'e gidip geldikten sonra, hocasının;
"Hama şehrinde Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin
torunlarından Şeyh Hüseyin Hamevî'nin huzûruna
gidip, Kâdirî yolunu öğreniniz." buyurdu. Bu emri
yerine getirmek üzere hazırlığa başladı. Hanımını
ve biricik kızı Züleyhâ'yı bir merkebe bindirerek,
Hacı Bayrâm-ı Velî ile vedâlaştı. Günlerce
zahmetli ve yorucu yolculuktan sonra, Hama'ya yeni
hocasının huzûruna vardı.
O gün hacdan dönen Hüseyin Hamevî, ilâhî bir ilhâm
ile Eşrefzâde'nin gelmekte olduğunu anlayarak,
talebelerine; "Bugün Anadolu'dan bir er geliyor.
Gidip karşılayınız." buyurdu. Karşılamaya çıkan
talebeler zahmetli ve zorlu yolculuktan dolayı
elbiseleri eskimiş olduğu için Eşrefoğlu Rûmî
yanlarından geçtiği halde, hocalarının söylediği
zâtın o olduğunu anlayamadılar. Dergâhın kapısına
varan Eşrefzâde Rûmî, Hüseyin Hamevî tarafından
îtibârla içeri alındı. Hanımı ve çocuğu ise
Hüseyin Hamevî'nin hanımı tarafından kendilerine
ayrılan odaya götürüldü.
Hüseyin Hamevî, bu yeni talebesinin önce nefsini
terbiye etmek üzere kırk gün halvet için bir
hücreye koydu. Eşrefoğlu Abdullah, Hama'da da sıkı
bir riyâzet ve mücâhedeye tâbi tutuldu. Kırk gün
içinde Hüseyin Hamevî, Abdullah'a ziyâde
teveccühlerde bulundu. Bir gün bir hizmetçi
hücresine yemek götürdü. Eşrefoğlu'nu hareketsiz
görünce, öldü zannedip, telaşlandı ve durumu
hocasına bildirdi. Fakat kırk gün dolmadığı için
Hüseyin Hamevî bu duruma aldırış etmedi. Abdullah
kırkıncı günü hücreden çıkartıldığında, büyük bir
vecd hâli içinde kendinden geçmiş, gözleri kapalı
ve hareketsiz bir halde görüldü. Kendisini
melekler âlemini seyretmenin lezzetinden
ayırdıklarında; "Sultanım bize kıydınız." diyerek
gözlerini açtı. Bu kırk günlük imtihânı başarıyla
veren Abdullah, tasavvufta pek yüce mertebelere
çıkmış olarak icâzetnâme aldı. Hüseyin Hamevî'nin
halîfesi olarak Anadolu'da Kâdirî yolunu yaymak
üzere vazîfelendirildi.
"Halk senin zâhirine de bakar. Onun için
kıyâfetini biraz düzeltmen lâzımdır. Şu hırkayı ve
pabuçları al, giy." buyurunca, Eşrefoğlu hırkayı
giydi, pabuçları da başına geçirerek; "Hocamın
verdiği pabuç ayağıma değil, başıma olsa
gerektir." dedi.
Hocasının emri üzerine yola çıkmak üzere hazırlık
yaptığı sırada, Hüseyin Hamevî'nin eski talebeleri
aralarında; "Biz bu kadar zamandan beri hocamızın
hizmetindeyiz. Bize himmet verilmedi. Bu Rûmî
denilen ve Anadolu'dan gelen kimseye kırk günde
hem himmet, hem de icâzet verildi. Bu nasıl
iştir?" diye konuşuyorlardı. Hüseyin Hamevî,
Allahü teâlânın izniyle bu duruma vâkıf oldu.
Talebelerini toplayıp bir konuşma sırasında; "Yâ
Rûmî! Bu kadar misâfirimiz oldun. Sana bir ziyâfet
veremedik. Bir ziyâfette bulunalım. İnşâallah
ondan sonra gidersin." dedi. Yemekler hazırlanıp,
talebeleri ile yeşillik bir yere gittiler. Hüseyin
Hamevî suyu bulunmayan bir yerde oturulmasını
emretti. Talebeleri; "Sultanım, burada su yoktur,
namaz zamânı abdest almak îcâb ettiğinde sıkıntı
çekeriz." demelerine rağmen Hüseyin Hamevî
oturulmasını istedi. Talebeler hocalarının emri
üzerine oturdular. Namaz vakti girince abdest
almak îcâb etti. Hüseyin Hamevî, Eşrefoğlu hâriç
bütün talebelerine su aramalarını söyledi.
Talebelerin; "Sultanım burada su yoktur."
demelerine rağmen; "Hele siz bir arayın belki
vardır." buyurdu. Talebeler aramalarına rağmen
bulamadılar. Bunun üzerine Hüseyin Hamevî; "Rûmî!
Gerçi sen misâfirsin. Misâfire hizmet ettirmek
doğru değildir. Bir de sen ara. Belki su
bulursun." deyince, Eşrefoğlu; "Emriniz başım
üstüne." diyerek hemen aramaya başladı. Bir ağacın
yanına gidip, teyemmüm etti ve secdeye varıp
Allahü teâlâya şöyle yalvardı: "Yâ Rabbî! Hocam su
istiyor. Lutfet, su ihsân eyle." Daha sonra başını
secdeden kaldırdı. Secde ettiği yerden bir pınarın
kaynadığını gördü. Hemen tası doldurup hocasına
götürdü. Hüseyin Hamevî talebelerine dönerek; "Su
olmadığını iddiâ ediyordunuz. Bakın Rûmî nasıl
bulmuş!" dedi. Talebeler hemen suyun bulunduğu
yere gittiler. Suyun daha yeni çıkıp akmaya
başladığını görünce, hocalarının Eşrefoğlu'na
himmet etmesinin sebebini anladılar.
Hüseyin Hamevî, Abdullah'ı Anadolu'ya uğurladıktan
bir müddet sonra, arkasından baktı ve; "Abdullah-ı
Rûmî koca bir deniz imiş. Bizde bulunan her şeyi
çekip sînesine aldı." buyurdu. Çocukları ile
birlikte Ankara'ya giden Abdullah-ı Rûmî,
kayınpederi Hacı Bayrâm-ı Velî'nin yanında bir
müddet daha kaldıktan sonra İznik'e gitti.
İznik'te önceleri münzevî, yalnız bir hayat
yaşayan Eşrefoğlu, şan ve şöhretten hiç
hoşlanmazdı. Kimsenin dikkatini çekmeden fakirâne
bir hayat yaşadı ve insanlardan uzak kalmaya
çalıştı. İznik'e Hama'dan bir zâtın gelmesi ile
durum değişti. O zât herkese Eşrefoğlu'nun
menkıbelerini anlatmaya başlayınca, İznik halkı
kendisine hürmet ve îtibâr göstermeye başladı.
Bundan rahatsız olan Eşrefoğlu Rûmî dağlara
çekildi, tekrar uzlet hayâtına başladı. Dağlarda
dolaşırken bir köylü onu gördü ve suçlu sanarak
yakaladı. Gâyesi onu teslim edip mükâfât almaktı.
Fakat onun şöhretini duyan köylünün annesi,
kendisini tanıyınca mesele anlaşıldı, köylü ve
annesi de Eşrefoğlu'na talebe oldu. Bunun üzerine
İznik'e dönen Eşrefoğlu asıl vazîfesi olan
insanlara doğru yolu anlatmaya başladı. İlk
talebesi olan ve kendisini yakalayan köylü onun
için Pınarbaşı denilen yerde bir dergâh yaptırdı.
Eşrefoğlu Rûmî burada talebelerine ders vermeye,
Kâdirî yolunu yaymak için çalışmalara başladı.
Talebelerinin nefsini terbiye etmek için, riyâzet
ve mücâhedeler yaptırmaya, gurur, kibir, ucb gibi
kalp hastalıklarından kurtarmaya büyük gayret
gösterdi.
Bir gece Eşrefoğlu Rûmî dergâhında ibâdet
ediyordu. Bu sırada bir ışık peydâ oldu. O ışıktan
şöyle bir hitap duyuldu: "Ey kul!Dile benden ne
dilersen. Bütün haram olan şeyleri sana helâl
kıldım." Eşrefoğlu bir anda Allahü teâlânın izni
ile sesin sâhibi olan şeytanı yakaladı. Avucunun
içinde sıkmaya başladı. O anda şeytan; "Yâ şeyh!
Ne yapıyorsun? Allah bana kıyâmete kadar mühlet
vermiştir. Sen ise beni öldürmek istiyorsun."
deyince, Eşrefoğlu; "Ey mel'ûn! Sen benim
talebelerimin ve dostlarımın îmânlarına
kasdetmeyeceğine dâir söz verirsen, salarım."
dedi. Şeytan da; "Onların îmânlarına
kasdetmeyeceğime söz veriyorum." dedi. Bunun
üzerine Eşrefoğlu Rûmî; "Ey mel'ûn! Allahü teâlâ
ile olan ahdine vefâ etmedin. Benimle olan ahdine
mi vefâ edeceksin. Bildiğin şeyden geri kalma."
dedi ve saldı. Talebeleri; "Onun şeytan olduğunu
nereden anladınız?" diye sorunca; "Bütün haramları
sana helâl kıldım, deyince anladım. Çünkü Allahü
teâlânın haram ettiği şeyler zâta mahsus değildir.
Kıyâmete kadar bâkidir." buyurdu.
Eşrefoğlu'nun gayretli çalışmaları ve büyüklüğü
çevreden işitilmeye başlandı. Bursa'dan,
İstanbul'dan ve diğer vilâyetlerden akın akın
gelip talebesi olmakla şereflenmek isteyenler
çoğaldı. Hattâ Sadrâzam Mahmûd Paşa, onun talebesi
olmak isteğinde bulundu. Onun yoluna girdi.
Abdullah-ı Rûmî hazretleri, talebeleri arasında en
ileri olan Abdürrahîm-i Tırsî'yi yerine halîfe,
vekil bıraktı ve kızı Züleyhâ ile nikahladı.
Abdürrahîm-i Tırsî, hocası ve kayınpederi
Abdullah-ı Rûmî'ye çok bağlı idi.
Abdullah-ı Rûmî, Fâtih Sultan Mehmed Hanın
İstanbul'u fethinden önce Müzekkin-Nüfûs isimli
bir kitap yazdı. Bu kitabını okuyan herkes çok
beğendi. Bundan ayrı olarak Tarîkatnâme, Delâlil-ün-Nübüvve,
Fütüvvetnâme, İbretnâme, Mâzeretnâme, Elestnâme,
Nasîhatnâme, Hayretnâme, Münâcaatnâme, Cinân-ül-Cenân,
Tâcnâme, Esrâr-ut-Tâlibîn gibi eserleri vardır.
Dîvânında pek güzel şiirler, kasîdeler
bulunmaktadır. Yûnus Emre'nin şiirleri tipinde
şiirler söylemiştir. Şiirlerinde, "Eşrefoğlu Rûmî"
mahlasını kullanan Abdullah-ı Rûmî daha çok öğüt
tarafındadır. Halk arasında en çok söylenen ve en
meşhur şiiri tövbeye geldir.
Abdullah-ı Rûmî, bir sohbetinde Ebülleys-i
Semerkandî'den naklen şöyle anlattı:
Bir târihte Bağdât'ta, zenginler hacca
gidiyorlardı. Peygamber efendimizin aşkıyla yanan
bir fakîr de, o sene hacca gitmeye niyet etti ve
hac kâfilesiyle yola çıktı. Kâfile hareket etmeden
önce, herkes eşi-dostu ile helâllaştı.
Şehir dışına çıkıldığında, zenginlerden biri bir
fakîrin de hacca gittiğini görünce;
"Bineğin yok, azığın yok. Sen hacca nasıl
gideceksin? Bâri cebinde birkaç bin altının var
mıdır?" diye alay etti.
Fakîr, bu zenginin alaylı sorusuna çok üzüldü ve;
"Allahü teâlâ ne güzel vekîldir. Mahlûkâtın
rızkını o vermektedir. Hepimiz O'nun verdiklerini
yiyoruz." diyerek, zenginin bulunduğu yerden
mahzûn bir şekilde ayrıldı. Hac vazîfelerini
yapana kadar da o zengine hiç görünmedi. Herkes
Mekke-i mükerremeden, Medîne-i münevvereye yola
çıktıkları zaman, o zengin, fakîri sağ sâlim
tekrar karşısında görünce hayret etti ve;
"Komşu, sen de buraya kadar gelip hac vazîfeni
yapabildin mi?" diye sormaktan kendini alamadı.
Fakîr de;
"Allahü teâlâya sonsuz hamdü senâlar olsun.
Yüzümüzün karasına bakmayıp, bu mübârek makâmı
ziyâret etmeyi nasîb etti. Geldim, Beyt-i şerîfi
tavaf ettim. Sağ sâlim dönüyorum." dedi.
Zengin;
"Hacı efendi! Acabâ sana da berât verdiler mi?"
diye sordu.
Fakîr; "Bu ne berâtıdır ki?" dedi.
Zengin;
"Beyt-i şerîfi ziyâret edenlere, Cehennem'den âzâd
olduğuna dâir berât kâğıdı verilir." diyerek,
koynundan herhangi bir kağıt çıkarıp fakîri
aldattı.
Fakîr, berât kâğıdının kendisine verilmediğine çok
üzüldü. Derhal geriye dönüp Harem-i şerîfe geldi.
İki gözü iki çeşme hâlinde, kanlı yaşlar akıtarak
çok inledi. Allahü teâlâya kırık bir gönülle
duâlar etmeye, yalvarmaya başladı:
"Ey âlemleri yaratan yüce Rabbim! Sen herşeye
kâdirsin, ganî bir pâdişâhsın. İhsânların bütün
kullarına her ân yağmaktadır. Cehennem'den âzâd
olup orada incinmemeleri için kullarının bâzısına
berat vermişsin. Bu fakîr kuluna berât verilmedi.
Yoksa bu garîb kulun âzâd olmadı mı?" deyip
bayıldı. Baygın hâlde iken, mânâ âleminden yanına
bir kimse gelip;
"Ey fakîr! Başını kaldır ve şu berâtını alıp
arkadaşlarına yetiş!" diyerek elindekini ona
verdi. O ânda fakîr kendine gelerek ayıldı.
Elinde, dünyâ kâğıtlarına hiç benzemeyen, yeşil
renkli nûrdan yazıları olan ve misk gibi kokan bir
berât kâğıdı vardı. Kâğıdı defâlarca öpüp başına
koyan fakîrin sevincinden neredeyse aklı
gidecekti. Şükür secdesine kapandı. Ömründe hiç
görmediği o berâtı, yüzüne ve gözüne sürdü,
bağrına bastı ve koynuna sokarak arkadaşlarına
yetişmek için hızlı adımlarla yürümeğe başladı.
Arkadaşları, geriden fakîrin geldiğini görünce
gülüşmeğe başladılar. Yanlarına soluk soluğa gelen
fakîre alayla;
"Cehennem'den âzâd olma berâtını alabildin mi?"
diye sordular.
Fakîr de koynundan berâtını çıkararak;
"İşte! Rabbimizin ihsânı olan berâtım!" diyerek,
misk kokulu berâtını zengine sunuverdi. Herkes
yerinde donakalmıştı. Berâtı alan zengin, nûrdan
yazılarla fakîrin Cehennem'den âzâd olduğunu
okuyunca, aklı başından gidip, atından düştü. Bir
süre yerde baygın yatan zengini zor ayılttılar.
Kendine gelen zengin, kâğıdı öpmeye, misk kokusunu
koklamağa başladı. Kendi kendine de; "Vâh, vâh
benim boşa geçen ömrüme! Keşke ben de bu fakîr
gibi sâdık bir fakîr olsa idim. Onun kavuştuğu bu
saâdete ben de kavuşsaydım. Bu fakîr, sadâkati
sebebiyle bu mertebelere ulaştı. Ben ise
zenginliğim sebebiyle gurûra kapıldım ve bundan
mahrûm oldum. Bütün malımı versem, bu
kâğıttakilerin bir noktasını alamam" diyerek âh
eyledi. Gözlerinden kanlı yaşlar döktü.
Fakîr;
"Hacı efendi! Berâtım sende kalsın. Sakla. Ben
öldüğüm zaman kefenimin arasına koyun da kabrimde
suâl meleklerine onu göstereyim." dedi.
Hacı efendi berâtı büyük bir îtinâ ile koynuna
koydu. Uzun yolculuktan sonra evlerine ulaştılar.
Zengin olan hacı, berâtı sandığına koydu. Aradan
günler geçti. Zengin, ticâret için başka memlekete
gittiğinde, fakir vefât etti. Yıkayıp
kefenlediler, fakat berâtını bulup kefenin içine
koyamadılar. Fakîrin cenâzesini kabre defnettiler.
Ancak birkaç ay geçtikten sonra, zengin
ticâretinden döndü. Fakîri sorduğunda; "Sizlere
ömür! Sen gittikten sonra vefât etti." dediler.
Zenginin sanki dünyâsı başına yıkıldı. Çok ağladı
ve;
"O zavallının bende pek kıymetli bir emâneti
vardı. Onu yerine getiremedim. Böylece vasiyetini
yapamamış oldum. O âhirete göçtü, berâtı ise bende
kaldı. Berâtını yanına koyamadım." dedi. Hemen
sandığın yanına varıp ağzını açtı. Fakat berâtı
koyduğu yerde bulamadı. Tekrar tekrar aramasına
rağmen yine bulamadı. "Kabrine gidip bakayım.
Belki, birisi beratı alıp ona vermiştir." dedi.
Kazma kürek alarak kabre gitti. Mezarını açmak
istedi. O anda;
"Kabri açma! Biz ona o berâtı verdik, dışarıda
bırakmadık!" diyen bir ses işitti. Nereden geldiği
belli olmayan bu ses karşısında zengin, düşüp
bayıldı. Mânâ âleminde fakîri gördü.
Fakîr;
"Ey hacı efendi! Allahü teâlâ sana selâmet versin.
O berât bana verildi. Hamdolsun. Münker ve Nekîr
meleklerine gösterdim. Onu görünce sorgu suâl bile
etmediler. Bu berâtı almama hacdan dönerken sen
sebeb olmuştun. Cenâb-ı Hak senden râzı olsun."
deyip kayboldu. Zengin ayıldığında, doğru evine
gidip, fakir için hatimler okuttu. Yemekler
pişirtip, yetimleri, fakirleri doyurdu."
TESBİH EDEN MENEKŞELER
Vakit ilk bahar olduğu için çiçekler yeni açmıştı.
Abdest alıp namaz kıldıktan bir süre sonra Hüseyin
Hamevî talebelerine; "Biraz menekşe toplayıp,
getirin." buyurdu. Talebelerin herbiri bir tarafa
dağıldı. Demet demet menekşe toplayıp, hocalarına
getirdiler, Eşrefoğlu ise hocasının huzûruna
elindeki bir menekşe ile vardı. Hüseyin Hamevî;
"Rûmî, misâfir olduğun için menekşenin yerini
bulamadın herhalde." deyince, o; "Sultanım hangi
menekşeyi koparmak istedimse; "Allah rızâsı için
beni koparma, zikir ve ibâdetimden ayırma." diye
söyledi. Ben de dolaştım. Bir yerde ibâdeti bitmiş
bir menekşe gördüm. Onu koparıp getirdim." dedi.
Bu sözleri işiten diğer talebeler onun üstünlüğünü
bir kere daha anlamış oldular ve düşüncelerinden
tövbe ettiler.
--------------------------------------------------------------------------------
TÖVBEYE GEL
--------------------------------------------------------------------------------
1
Ey hevâsına tapan,
Tövbeye gel, tövbeye,
Hakka tap, Haktan utan,
Tövbeye gel, tövbeye.
2
Nice nefse uyasın,
Nice dünyâ kovasın,
Vakt ola usanasın,
Tövbeye gel, tövbeye. 3
Nice beslersin teni,
Yılan çıyan yer anı,
Ko teni, besle cânı,
Tövbeye gel, tövbeye. 4
Sen dünyâ-perest oldun,
Nefsin ile dost oldun,
Sanma dirisin, öldün,
Tövbeye gel, tövbeye.
5
Sen teni, sandın seni,
Bilmedin senden teni,
Odlara yaktın cânı,
Tövbeye gel, tövbeye. 6
Gör bu müvekkelleri,
Yazarlar hayrı, şerri,
Günâhtan gel sen beri,
Tövbeye gel, tövbeye. 7
Ey miskin Âdemoğlu,
Usan tutma âlemi,
Esmeden ölüm yeli,
Tövbeye gel, tövbeye 8
Ölüm gelecek nâçar,
Dilin tadını şeşer,
Erken işini başar,
Tövbeye gel, tövbeye.
9
Göçer bu dünyâ kalmaz.
Ömür pâyidâr olmaz,
Son pişman, assı kılmaz
Tövbeye gel, tövbeye. 10
Tövbe suyuyla arın,
Deme gel bugün yârın,
Göresin Hak dîdârın,
Tövbeye gel, tövbeye. 11
Eşrefoğlu Rûmî sen,
Tövbe kıl erken uyan,
Olma yolunda yayan,
Tövbeye gel, tövbeye.
--------------------------------------------------------------------------------
DÜNYÂ DEDİKLERİ
Eşrefzâde Rûmî bir vâzında şöyle buyurdu: Ey
müslümanlar! Dünyâ dedikleri bir hiçten ibârettir.
Hiç olduğu şuradan anlaşılıyor ki, sonucu hiçtir.
Hiç olan dünyâya gönül veren, yolunda ömrünü
çürüten ve hiç olan şeyi isteyenler de bir hiçten
ibâret kalacaklardır. Amma hiçi hiç sayan âriftir.
Azîzim! Sen o sultanları gözünün önüne getir ki,
onlar dünyâya geldiler. Lâkin dünyâya îtibâr
etmediler. Dünyânın arkasına düşüp hırsla dünyâlık
toplamaya çalışmadılar. Âhiret amelleriyle meşgûl
oldular. Onlar, bu dünyânın âhiret yolunun
üzerinde bir yol uğrağı olduğunu anladılar. Buna
aldanmak olur mu? Yol tedârikinde bulunup
kâfileden ayrılmadılar. Bu dünyâya gönül verip
aldanmadılar.
Azîz kardeşim! Temiz ve pak erler ile aziz canları
gör. Onlar bu dünyâya aldanmadılar. Allahü teâlâ
kendilerine ne verdi ise nefislerinden kestiler.
Kendi nefislerine vermeyip fakirlere dağıttılar.
Açları doyurup, çıplakları giydirdiler. Muhtaçları
arayıp buldular. Kapılarına gelenleri mahrum
etmediler. Darda kalanların gönüllerini
ferahlattılar, işlerini gördüler. Şu hadîs-i
şerîfi kendilerine düstûr edindiler: "Bir kimse,
din kardeşinin bir işine yardım etse, Allahü teâlâ
da onun işini kolaylaştırır. Bir kimse, bir
müslümanın sıkıntısını giderir, onu sevindirirse,
kıyâmet gününün en sıkıntılı zamanlarında Allahü
teâlâ onu sıkıntıdan kurtarır."
Akıllılar bu dünyâda şu üç şey ile meşgul olurlar.
Böylece onlar herkesin üzüldüğü gün, bayram
ederler: 1) Dünyâ seni terk etmeden sen dünyâyı
terk edesin. 2) Her şeyden kurtulasın. 3) Rabbinle
buluşmadan, Rabbin senden râzı olsun. Bunlara
riâyet eden kimse, Allahü teâlâ ile görüşüp
kabrine öyle gider.
1) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.17
2) Müzekkin Nüfûs
3) Menâkıb-il-Eşrefiye
4) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye (49. Baskı);
s.1074
5) Tâc-üt-Tevârih; c.5, s.179
6) Güldeste-i Riyâz-i İrfan; s.180, 182, 317
7) Sefînet-ül-Evliyâ; c.1, s.98
8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.11, s.374 |