|
Cennete uçarak giden sahâbî: CA'FER-İ TAYYÂR
Peygamber efendimiz, 36 yaşlarında bulundukları
sırada Hicaz topraklarında şiddetli bir kuraklık
ve açlık hüküm sürüyordu. Hemen herkes her geçen
gün bunun ağırlığını daha çok, daha derinden
hissediyordu. Peygamber efendimizin amcası Ebû
Tâlib, kalabalık bir ailenin reisiydi. Ailesini
geçindirecek bir servete sahip değildi. Bunun için
geçinmekte herkesten daha çok sıkıntı çekiyordu.
Yükünü biraz hafifletelim
Peygamber efendimiz, küçük yaşından beri yanında
büyüdüğü ve iyiliğini gördüğü amcasına bu
sıkıntılı zamanında bir yardım yapmak, onun geçim
yükünü hafifletmek istiyordu. Bu sebeple,
amcalarının en zengini olan Hz. Abbâs'a bir gün
şöyle teklifte bulundular:
- Ey Amcam, biliyorsun ki, kadeşin Ebû Tâlib'in
çok çocuğu vardır. İnsanların uğradığı şu kıtlık
ve açlığı da görüyorsun. Haydi, Ebû Talib'e
gidelim, onun aile yükünü biraz hafifletelim.
Bakıp, büyütmek üzere oğullarından birini ben
yanıma alayım, birisini de sen alırsın.
Evlâtlarından iki tanesini onun üzerinden almak
kâfi gelir.
Hz. Abbâs, "olur" deyince, kalktılar, Ebû Tâlib'in
yanına vardılar. Ona dediler ki:
- Halkın, içinde bulunduğu kıtlık ve darlık
kalkıncaya kadar, senin çocuklarından bir kısmını
yanımıza alıp yükünü hafifletmek istiyoruz.
Ebû Tâlib de onlara dedi ki:
- Oğullarımdan Ukayl ve Tâlib'i bana bırakıp,
istediğinizi alabilirsiniz.
Böylece Peygamber efendimiz Hz. Ali'yi, Hz. Abbâs
da Hz. Ca'fer'i yanına aldı.
Birgün Ebû Tâlib, oğlu Ca'fer ile şehrin dışında
yürürken Peygamber efendimizi gördü. Hz. Ali ile
beraber namaz kılıyorlardı. Ebû Tâlib, oğlu
Ca'fer'e:
- Git, sen de kardeşinin yanına dur, namaza başla,
dedi.
Ca'fer gidip, Hz. Ali'nin yanında namaza durdu.
Namazdan sonra, Peygamber efendimiz, Ona duâ
ederek buyurdu ki:
- Hak teâlâ, sana iki kanat versin. Cennette onlar
ile uçarsın.
Allahü teâlâ bu duâyı kabûl etti. Hz. Ca'fer, Mûte
gazâsında, şehîd olmakla şereflendi. Allahü teâlâ,
ona iki kanat verdi. Firdevs Cennetinde
uçmaktadır. Bunun için Ca'fer-i Tayyâr diye
meşhûrdur.
Kureyş müşriklerinin Eshâb-ı kirâma karşı revâ
gördükleri zulüm ve işkenceden sonra, Peygamber
efendimiz, bir kısım Eshâbın Habeşistan'a hicret
etmelerine müsaade etti. Kâfile, Hz. Ca'fer'in
başkanlığında hareket etti. Habeşistan'da çok iyi
karşılandılar.
Teslim edilmesini isteyiniz
Mekkeli müşrikler bu durumdan haberdar olunca
toplandı. Habeşistan meliki Necâşî'ye iki elçi
göndermeye karar verdiler. Son derece kıymetli
hediyeler hazırladılar. Necâşî'nin din adamlarına,
devlet erkânına hediyeler ayrıldı. Bu işe Abdullah
bin Rebia ile Amr bin Âs vazifelendirildi. Bu iki
elçiye Neçâşi'nin huzurlarında neler söyleyeceleri
öğretildi. Onlara denildi ki:
- Hükümdar ile konuşmadan evvel onun patriklerine
ve kumandanlarının her birine, hediyesini
verdikten sonra Necâşî'nin hediyesini takdim
ediniz. Bu işi yaptıktan sonra oradaki
Müslümanların size teslim edilmesini isteyiniz.
Necâşî'nin Müslümanlar ile konuşmasına imkân
bırakmayınız.
Mekkeli müşriklerin elçileri Habeşistan'a geldiler
ve devlet erkânının hediyelerini verdikten sonra
Mekkeli muhâcirlerin kendilerine teslim edilmesi
hususunda yardım etmelerini istediler.
Memleketinize sığınmışlardır
Patrikler bunu kabûl ettiler. Bundan sonra,
Mekkeli elçiler Necâşî'nin hediyelerini takdim
ettiler. Melik Necâşî'ye şöyle söylediler:
- Ey Melik! İçimizden birtakım kimseler sizin
memleketinize sığınmışlardır. Bu gelenler, kendi
milletlerinin dînini terkettikleri gibi sizin
dîninize de girmemişlerdir. Kendi kafalarına uygun
uydurma bir dinleri vardır. Ne biz, ne de siz, bu
dîni tanımazsınız.
Bizi, bunların mensup oldukları milletin eşrâfı,
sizin memleketinize iltica eden adamların babaları
ve kendi öz akrabaları gönderdi. İstekleri,
gelenlerin tekrar iâde edilmeleridir. Çünkü onlar,
bunların hâllerini daha yakından tanır. Onların
kendi öz dînlerinde hoş görmediklerini daha iyi
bilirler.
Gerek Amr bin Âs ve gerekse Abdullah bin Rebia'nın
en çok arzû ettikleri şey, Necâşî'nin bu sözleri
dinliyerek, arzûlarına uygun hareket etmesiydi.
Elçiler, bu sözleri söyledikten sonra Necâşî'nin
patrikleri söz almış, şöyle demişlerdi:
- Bunlar çok doğru söylediler. Bunların
milletleri, onlarla daha iyi meşgul olabilir,
onların neyi beğenip beğenmediklerini daha iyi
takdir ederler. Onun için siz bu adamları teslim
ediniz de, bunlar onları memleketlerine ve
milletlerine götürsünler.
Melik Necâşî bu sözlere çok kızdı ve dedi ki:
- Vallahi hayır! Ben bu adamları teslim etmem.
Bana iltica eden, memleketime gelen adamlara
hıyânet edemem. Bunlar, beni başkasına tercih
etmiş ve benim memleketime gelmişlerdir. Onun
için, gelen muhâcirleri sarayıma da'vet eder,
onlara, bu adamların söyledikleri sözlere karşı ne
diyeceklerini sorar, cevaplarını dinlerim. Eğer
muhâcirler bunların dedikleri gibi iseler, onları
teslim eder ve kendi milletlerine iâde ederim.
Öyle değilse onları korur, ülkemde kaldıkça onlara
iyilik ederim.
Kime inanırlar
Daha önceleri Necâşî semâvi kitapları incelemişti.
Muhammed aleyhisselâmın gelme zamanının yakın
olduğunu, kavminin ona yalancı deyip
inanmayacaklarını ve Mekke'den çıkaracaklarını
biliyordu.
Necâşî, Mekkeli elçilere sordu:
- İnandıkları kimse kimdir?
- Muhammed'dir.
Necâşî bu ismi işitince, O'nun Peygamber olduğunu
anladı ve belli etmedi. Gelenlere tekrar sordu:
- Onun dîni ve mezhebi nedir ve neye da'vet eder?
- Onun mezhebi yoktur.
- Mezhebi ve dînini bilmediğim bir topluluk ki,
gelip bana sığınmışlardır. Ben onları size nasıl
teslim ederim? Meclis kuralım. Onları da
getirelim. Sizlerle yüzleştirelim. Hepinizin de
durumları belli olsun. Onların da dînini bileyim.
Necâşî, Mekkeli müşriklerle yüzleştirmek için
Müslümanları saraya da'vet etti. Müslümanlar önce
kendi aralarında istişâre ettiler ve, "Habeş
hükümdarının hoşuna gidecek ve mizaçlarına uygun
olacak şekilde neler söyleyelim" diye konuştular.
Hz. Ca'fer dedi ki:
- Bizim bu husûstaki bildiklerimiz,
Peygamberimizin bize buyurduğundan ibârettir,
deriz. Netice neye varırsa râzıyız.
Hepsi kabûl ettiler. Sadece Hz. Ca'fer'in
konuşması için ittifak ettiler.
Büyük bir divan kuruldu
Necâşî de âlimlerini topladı. Büyük bir divan
kuruldu. Sonra muhâcirleri getirdiler. Müslümanlar
geldiklerinde selâm verdiler ve secde etmediler.
Necâşî, Müslümanlara sordu:
- Neden secde etmediniz?
- Biz Allahü teâlâdan başkasına secde etmeyiz.
Peygamber efendimiz bizi, Allahtan başkasına secde
etmekten men edip, "Secde, yalnız Allahü teâlâya
mahsûstur" buyurdu.
Necâşî dedi ki:
- Ey huzuruma getirilmiş olan topluluk! Bana
söyleyiniz. Ülkeme ne için geldiniz? Hâliniz
nedir? Tüccâr değilsiniz, bir istediğiniz de yok.
Sizin şu ortaya çıkmış olan Peygamberinizin hâli
nedir?
Hz. Ca'fer şöyle cevap verdi:
- Ey Hükümdar! Ben, önce, üç söz söyliyeceğim.
Eğer doğru söyler isem beni tasdik edin, yalan
söylersem yalanlayın. Herşeyden önce emret ki; şu
adamlardan yalnız biri konuşsun, diğerleri sussun!
Mekkeliler adına Amr bin Âs dedi ki:
- Ben konuşayım.
Necâşî bunun üzerine:
- Ey Ca'fer, önce sen konuş! dedi.
Hz. Ca'fer konuşmaya başladı:
- Benim, üç sözüm var. Şu adama sorunuz. Biz,
yakalanıp efendilerimize iâde edilecek köleler
miyiz?
Necâşî sordu:
- Ey Amr! Onlar köle midirler?
- Hayır! Onlar köle değil, hürdürler!
Hz. Ca'fer tekrar konuştu:
- Acaba biz haksız yere bir kimsenin kanını mı
döktük de, kanı dökülenlere iâde mi edileceğiz?
Birinin kanını mı döktüler
Necâşî, Amr'a sordu:
- Bunlar, haksız yere birinin kanını mı döktüler?
- Hayır, bir damla bile kan dökmediler.
Bu sefer Hz. Ca'fer, Necâşî'ye hitaben dedi ki:
- Başkasının mallarından haksız yere aldığımız,
üzerimizde ödemekle mükellef olduğumuz mallar mı
vardır?
Necâşî de Amr'a sordu:
- Ey Amr! Eğer, şuncağızların ödeyecekleri pek çok
altın bile olsa, borçları varsa, onu, ben
ödeyeceğim! Söyleyin!
- Hayır, bir kuruş bile yok!
- O hâlde siz bunlardan ne istiyorsunuz?
- Onlar ile biz bir dinde idik. Onlar, bunları
bıraktılar. Muhammed'e ve dînine uydular.
Necâşî, Hz. Ca'fer'e dedi ki:
- Siz bulunduğunuz dîni bırakıp ne diye başkasına
uydunuz? Kavminizin dîninden ayrıldığınıza, ne
benim dînimde ne de bunların dîninde olmadığınıza
göre, sizin edindiğiniz bu din hakkında bilgi
veriniz?
Hz. Ca'fer şöyle cevap verdi:
- Ey hükümdar! Biz câhil bir millet idik. Putlara
tapardık. Ölmüş hayvan leşini yer, her türlü
kötülüğü işlerdik. Akrabalarımızla
münâsebetlerimizi keser, komşularımıza kötülük
yapardık. Kuvvetli olanlarımız zayıf olanlarımızı
ezerdi.
Allahü teâlâ bize, kendimizden doğruluğunu,
eminliğini, iffet ve temizliğini, soyunun
düzgünlüğünü bildiğimiz bir Peygamber gönderinceye
kadar, biz bu vaziyette idik. O Peygamber bizi,
Allahü teâlânın varlığına, birliğine inanmaya,
O'na ibâdete; bizim ve atalarımızın tapınageldiği
taşları ve putları bırakmaya da'vet etti.
İftirâdan alıkoydu
Doğru sözlü olmayı, emânete hıyânet etmemeyi,
akrabalık haklarını gözetmeyi, komşularla güzel
geçinmeyi, günâhlardan ve kan dökmekten sakınmayı
bize emretti. Her türlü ahlâksızlıklardan, yalan
söylemekten, yetimlerin malını yemekten, namuslu
kadınlara dil uzatmaktan ve iftira etmekten bizi
alıkoydu.
Allahü teâlâya eş, ortak koşmaksızın ibâdet
etmeyi, namaz kılmayı, zekât vermeyi, oruç tutmayı
bize emretti. Biz de kabûl ettik ve îmân ettik.
Onun Allahtan getirip bildirdiklerine tâbi olduk.
Allahü teâlâya ibâdet ettik, O'nun bize harâm
kıldığını harâm, helâl kıldığını helâl olarak
kabûl ettik.
Bu yüzden kavmimiz, bize düşman olup, bize
zulmettiler. Bizi, dînimizden döndürüp, Allaha
ibâdetten vazgeçirip putlara taptırmak için türlü
işkencelere uğrattılar. Bizi perişân ettiler.
Bizi, yeniden putlara taptırmak için zulmettiler.
Bizi sıkıştırdıkça sıkıştırdılar. Bizimle,
dînimizin arasına girdiler ve bizi dînimizden
ayırmak istediler.
Biz de yurdumuzu yuvamızı bırakarak senin ülkene
sığındık. Seni başkalarına tercih ettik. Senin
himâyene, komşuluğuna can attık. Senin yanında
zulme, haksızlığa uğramıyacağımızı ummaktayız.
Necâşî, Hz. Ca'fer'e dedi ki:
- Sen, Allahın bildiklerinden biraz biliyor musun?
- Evet, biliyorum.
- Ondan bana biraz oku!
Tatlı ve güzel kelâm
Hz. Ca'fer de Meryem sûresinin ilk âyetlerini
okumaya başladı. O okudukça Necâşî ağlıyordu.
Gözlerinden akan yaşlar sakalını ıslatıyordu.
Rahibler de çok ağladılar. Necâşî ve Rahibler
dediler ki:
- Ey Ca'fer! Bu tatlı ve güzel kelâmdan biraz daha
oku!
Hz. Ca'fer, Kehf sûresinden okudu. Necâşî,
kendisini tutamıyarak:
- Vallahi, bu aynı kandilden fışkıran bir nûrdur.
Hz. Mûsâ ve Hz. Îsâ da onunla gelmiştir, dedi.
Necâşî daha sonra Kureyş elçilerine döndü:
- Gidiniz! Vallahi ben ne onları size teslim eder,
ne de onlara bir kötülük düşünürüm.
Bunun üzerine Abdullah bin Ebî Rebia ile Amr bin
Âs, Necâşî'nin huzurundan çıktılar.
Amr bin Âs, Necâşî'nin huzurundan eli boş çıkınca,
arkadaşı Abdullah'a dedi ki:
- Onların bir kabahatini Necâşî'nin yanında ortaya
koyup, köklerini kazıtayım da gör. Onların, Meryem
oğlu İsâ'yı bir kul olarak bildiklerini ihbar
edeceğim.
Ertesi günü, Necâşî'nin yanına varıp:
- Ey Hükümdar! Onlar Meryem oğlu Îsâ hakkında ağır
sözler söylüyorlar. Onlara Hz. Îsâ için ne
söylediklerini sor, dedi.
Ne cevap vereceğiz?
Bunun üzerine Necâşî, muhâcir Müslümanlara adam
gönderdi. Müslümanlar, tekrar bir araya
toplandılar. Birbirlerine sordular:
- Îsâ aleyhisselâm hakkında sorarlarsa ne cevap
vereceğiz?
Hz. Ca'fer dedi ki:
- Hz. Îsâ hakkında Allahü teâlânın buyurduğunu,
Peygamber efendimizin bize getirdiğini söyleriz.
Necâşî'nin huzuruna çıkınca, Necâşî sordu:
- Siz Meryem oğlu Îsâ hakkında ne biliyorsunuz?
Hz. Ca'fer şöyle cevap verdi:
- Biz Hz. Îsâ hakkında, Peygamber efendimizin bize
Allahü teâlâdan getirip tebliğ eylediğini
söyleriz. Onun Allahın kulu ve Resûlü olduğunu,
dünyadan ve erkeklerden vazgeçerek Allaha
bağlanmış afîfe bir kız olan Hz. Meryem'den
babasız olarak dünyaya geldiğini kabûl ederiz.
Allahü teâlâ Hz. Âdem'i topraktan yarattığı gibi
Hz. Îsa'yı da babasız yaratmıştır deriz.
Necâşî, elini yere uzatıp, yerden bir saman çöpü
aldı ve dedi ki:
- Yemîn ederim ki Meryem oğlu Îsâ da sizin
söylediğinizden fazla bir şey değildir. Arada bu
çöp kadar bile fark yoktur.
Siz ne derseniz deyin
Necâşî bunu söylediği zaman etrafındaki hükûmet
erkânı ve kumandanları, aralarında fısıldaşmaya ve
homurdanmaya başladılar. Necâşî, bunu görünce,
onlara:
- Yemîn ederim ki, siz ne dersiniz deyin, ben
bunlar hakkında iyi şeyler düşünüyorum, dedi.
Sonra Müslüman muhacirlere dönerek devam etti:
- Sizi ve yanından geldiğiniz zâtı tebrik ederim!
Ben şuna inandım ki; O Allahın Resûlüdür. Zâten
biz, onu İncil'de görmüştük. O Resûlü Meryem oğlu
Îsâ da haber verdi. Vallahi eğer O, buralarda
olsaydı gidip onun ayakkabılarını taşır,
ayaklarını yıkardım! Gidiniz! Ülkemin el değmemiş
kısmında, her türlü tecâvüzden uzak, emniyet ve
huzura kavuşmuş olarak yaşayınız. Size kötülük
edeni helâk ederim. Bana dağ kadar altın verseler
de, sizlerden birini üzüntüye sokmam.
Necâşî, bundan sonra, Kureyş elçilerinin
getirdikleri hediyeler için:
- Benim bunlara ihtiyacım yoktur! Başkalarının
gaspettiği bu mülkümü, Allah bana geri verirken,
halkı bana boyun eğdirirken, benden rüşvet almadı,
diyerek hediyelerini kendilerine geri verdi.
Necâşî İslâmiyeti seçmiş ve Eshâb-ı kirâmı
ziyâdesiyle sevindirmişti.
Bir gün, Necâî eski elbiselerini giyip sarayından
çıktı. Başında tac ve arkasında padişahlık
elbisesi yoktu. Toprak üzerine oturdu. Papazlar bu
hâle şaşırdı. Sonra Hz. Ca'fer'i ve diğer Eshâb-ı
kirâmı çağırdı. Onlar geldiler. Melik'i bu
vâziyette görüp sustular. Necâşî, Hz. Ca'fer'e
dedi ki:
- Ben etrafa haberciler gönderdim. Bana müjde
haberi getirdiler. Allahü teâlâ, Resûlüne yardım
etmiş, Bedir savaşında düşmanlarını helâk eylemiş.
Kâfirlerden Şeybe, Utbe bir Rebia, Ebû Cehil,
Ümeyye bin Halef cümlesi helâk olmuşlar ve bir
çoğu da esir olmuşlar.
Hz. Cafer sevincini açıklayıp şükrettikten sonra
sordu:
- Ey Melik! Böyle eski elbiseler giymenize sebep
nedir?
Hangisine sevineyim
Necâşi şöyle cevap verdi:
- İncilde gördüm ki, Hak teâlâ, kullarına bir
ni'meti başkasına haber veren kimsenin tevâzu
yapması gerekir, buyuruyor. Şimdi Hak teâlâ,
Sevgili Peygamberine zafer ihsân eylemiş. Ben de
bunu size haber vermek için böyle yaptım.
Hz. Ca'fer ve beraberindeki Müslümanlar, birkaç
sene kaldıktan sonra Habeşistan'dan Medîne'ye
geldiler. Böylece iki defa hicret ettiler.
Dönüşleri hicretin yedinci yılında, Hudeybiye'den
sonra ve Peygamber efendimiz Hayber'de
bulundukları sırada olmuştu. Peygamber efendimiz,
Hz. Ca'fer ile karşılaşınca, onu alnından öpüp
bağrına bastı ve buyurdu ki:
- Ben Hayber'in fethine mi, yoksa Ca'fer'in
gelişine mi sevineceğim bilemiyorum. Sizin
hicretiniz iki defadır. Siz, hem Habeş ülkesine,
hem de yurduma hicret ettiniz.
Hz. Ca'fer Habeşistan'dan döndükten iki yıl sonra
Mûte seferi kararlaştırıldı. İslâm Ordusu kısa
zamanda hazırlandı. Resûlullah efendimiz, mübârek
sancağı Hz. Zeyd bin Hârise'ye teslim etti ve
buyurdu:
Zeyd bin Hârise'yi, cihâda çıkacak olan şu
insanların başına kumandan tâyin ettim. O şehîd
olursa yerine Ca'fer bin Ebû Tâlib geçsin, O da
şehîd olursa yerine Abdullah bin Revâha geçsin. O
da şehîd olursa, Müslümanlar, aralarında uygun
birini seçip onu kendilerine kumandan yapsınlar!
Çok kalabalık idiler
Peygamber efendimiz tarafından uğurlanıp yola
çıkan mücâhidler yollarına devam ettiler. Şam
topraklarından Maan denilen yere varınca biraz
dinlendiler. Mücâhidler ilerlerken Meşârif diye
anılan köyde düşman askerlerinin yaklaşmakta
olduğunu görünce, hemen Mûte'ye çekilip, savaş
düzenine girdiler.
İki taraf arasında çok şiddetli bir savaş başladı.
Müslümanların başında bulunan Hz. Zeyd bin
Hârise'nin elinde Peygamber efendimizin sancağı
bulunuyordu. Rum askerlerinin mızrak darbeleriyle,
mübârek vücudu parçalanıp, kanlar fışkırıncaya
kadar, kahramanca saldırıp dövüşmekten geri
durmadı ve şehîd oldu.
Bundan sonra Hz. Ca'fer hemen sancağı kaptı.
Elinde sancak, atını düşmana doğru sürdü. Düşman
askerleri Hz. Ca'fer'in heybetinden korkup
aralarında şöyle konuştular:
- Bunun hakkından kim gelecek?
Sancağı yere düşürmedi
Hz. Ca'fer, düşman askerlerinin arasına iyice
dalmıştı. Nihâyet bir düşman askeri Hz. Ca'fer'in
koluna bir kılıç darbesi vurdu. Sağ eli kesilen
Ca'fer, sancağı diğer eline aldı. Biraz sonra o
eli de kesilince, sancağı bırakmamak için,
pazılarıyla göğsüne kaldırdı.
Nihayet mızrak ve kılınç darbeleriyle şehîd oldu.
Şehîd olduğunda, mübârek vücudunda yetmişten fazla
mızrak, kılınç ve ok yarası görülmüştü ve hepsi de
vücudunun ön kısmında idi. Sonra sancağı Abdullah
bin Revâha almış o da şehîd olunca Hâlid bin Velid
almıştır.
Rumlarla yapılan bu savaşta kumandanların şehîd
olduklarını, Cebrâil aleyhisselâm, Peygamber
efendimize bildirmiş. Hz. Peygamberimiz de
mescidde Müslümanlara haber vermişti. Peygamber
efendimiz çok üzülmüşlerdi. Eshâb-ı kirâm dediler
ki:
- Yâ Resûlullah! Sizi üzüntülü görmek bizi daha
çok üzüyor.
Bunun üzerine üzüntülerinin, şehîdlerin Cennette,
karşılıklı tahtlar üzerinde oturduklarının
kendisine gösterilmesine kadar devam edeceğini
beyân ettiler.
Ca'fer-i Tayyâr'ın hanımı Hz. Esmâ binti Umeys
anlatıyor:
"O gün ekmek yapacağım hamuru yoğurduktan sonra,
çocuklarımı yıkadım, temizledim, güzel kokular
sürdüm. Resûlullah teşrif etti. Buyurdu ki:
- Ey Esmâ! Ca'fer'in çocukları nerede? Onları bana
getir!
Çocukları getirdim. Onları sevdi, okşadı ve
mübârek gözlerinden yaş aktı. Bunun üzerine
kendilerine sordum:
- Ey Allahın Resûlü! Niçin ağlıyorsunuz? Yoksa
Ca'fer ve arkadaşlarından size bir haber mi geldi?
Peygamber efendimiz buyurdu ki:
- Evet, onlar bugün şehîd oldular.
Bunu duyunca ağlamaya başladım. Peygamberimiz,
ağzımdan uygun olmayan bir söz çıkmamasını tenbih
edip, evlerine gittiler."
Bundan sonra Peygamber efendimiz, kerîmesi Hz.
Fâtıma'nın yanına vardı. O da ağlıyordu.
Peygamberimiz Hz. Ca'fer'in âilesi için yemek
yapılmasını emretti. Üç gün ev halkına yemek
yedirildi ve bu sünnet oldu.
Fakirlerin babası
Peygamber efendimizin üzüntüsü devam ederken,
Cebrâil aleyhisselâmın gelerek, Hz. Ca'fer'in
kesilen iki eli yerine Allahü teâlâ tarafından
yâkuttan iki kanat ihsân olunduğunu, o kanatlarla
Cennette uçmakta olduğunu haber vermesi üzerine
Peygamber efendimiz, Hz. Ca'fer'in ailesine;
- Ey iki kanatlı mesûd kimsenin çocukları, diyerek
bu durumu müjdelemişti.
Bunun için, Hz. Ca'fer, Tayyâr=Uçan ismiyle
tanınmıştır |